
Geçen ay Samsun Yakakent’te sadece bir hasat şenliğinde değil, aslında Türkiye’nin su ürünlerindeki yeni gövde gösterisinde, bir markalaşma serüveninin ilk adımındaydık. Türkiye artık sadece karadan değil, denizini de bir tarla gibi işleyen, mavi suların çiftçiliğini yapan bir güce dönüştü. Yakakent’teki bu hasat, aslında suyun bereketli "deniz tarlalarının" bir göstergesiydi. Levrek ve çipurada dünya birincisi olan Türkiye, şimdi de gözünü Türk Somonu ile zirveye dikmiş durumda. 1. Türk Somonu Hasadı Şenliği alanında sektörün iki önemli ismi olan SUYMERBİR Başkanı Ahmet SERMED ve Başkan Yardımcısı Osman PARLAK ile bir araya gelerek Türk Somonu’nun serüvenini konuştuk.
Hedef 2030: Dünyanın En Çevreci Projesi
Başkan Yardımcısı Osman Bey, Türk Somonu’nun sadece bir gıda ürünü değil, stratejik bir marka olduğunu vurgularken heyecanını gizleyemiyor. Karadeniz’in az tuzlu, bol yağışlı ve binlerce derenin beslediği o eşsiz, "mücevher" niteliğindeki suyunda yetişen bu balık, bilim dünyasından da tam not almış durumda. Yapılan araştırmalar, Türk Somonu’nun besin dengesi açısından Norveç somonundan iki kat daha zengin olduğunu kanıtlıyor.
Osman PARLAK Başkan’ın şu sözleri aslında projenin özeti niteliğinde:
“Hedefimiz, 2030 yılında iç tüketimini de yıllık 50.000 ton seviyesine çıkararak Türk Somonu’nu bir dünya markası yapmak. Çünkü bu, dünyanın çevre dostu projelerinden biri. Modern tesislerimizde Avrupa standartlarında üretim yapıyoruz.
Ben de bir gazeteci olarak şu tespiti yapmalıyım: Türk Somonu’nun serüveni, topraktaki buğdayın çilesinden farksız. Karadeniz’in hırçın sularında fırtınaya ve soğuğa göğüs geren bu insanlar sadece birer işletmeci değil, suyun üzerine tohum eken deniz çiftçileridir. Onların bu emeği, Türkiye’nin gıda güvenliğinde yeni bir cephe açıyor.
Bugün 100 bin tona yakın bir üretim hacmine ulaştık. Ancak bizim bir derdimiz daha var: Bu balığı sadece dünya değil, kendi insanımız da yemeli.”
Rakamlar aslında tabloyu net bir şekilde ortaya koyuyor. Japonya’da kişi başı balık tüketimi 80 kilogram, Avrupa’da 26 kilogram iken, Türkiye’de maalesef 7-8 kilogram bandında seyrediyor. Bu festivalin Yakakent’te yapılmasının ise sembolik bir önemi var; çünkü Türk Somonu ilk kez buradan denize indirilmişti.
"Torunlarımıza Borcumuz Var"
SUYMERBİR Genel Başkanı Ahmet SERMED ise madalyonun diğer yüzüne, yani iç tüketime dikkat çekiyor. Türk Somonu’nun sindirilebilirliği en yüksek protein kaynaklarından biri olduğunu belirten Ahmet Bey, üretilen bu değerin büyük kısmının ihraç edildiğini, ancak iç piyasada tüketiminin artırılmasını bir "vatani borç" meselesi olarak görüyor:
“Dünyanın en güvenilir balığını üretiyoruz ve bununla gurur duyuyoruz. Bizim torunlarımıza, geleceğimize bir borcumuz var; bu balığı kendi insanımıza da alıştırmalıyız. Türk Somonu aslında bir alabalık türüdür ve doğası gereği hem iç suda hem denizde devleşebilir. Biz bu mucizeyi önce kendi soframıza indirmeliyiz.”
Marka Yolunda El Birliği
Şenlikte gördüğümüz en umut verici tablo ise başta Balıkçılık ve Su Ürünleri Genel Müdürlüğü olmak üzere SUYMERBİR’in ve devlet bürokrasisinden sivil toplum kuruluşlarına, en önemlisi de üniversitelerimize kadar herkesin bu projeye sahip çıkmış olmasıydı. Binlerce aileyi doğrudan ilgilendiren bu devasa ekonomi, çevre kirliliğiyle mücadele ederken üretim yapmayı da kendine ilke edinmiş.
Yakakent’ten yükselen bu ses, sadece bir balığın hasat edildiğini değil, yerli, kaliteli ve güvenilir bir gıda markası devriminin başladığını müjdeliyor. Karadeniz’in serin sularından çıkan bu "Türk Somonu" markası, 2030 yolunda emin adımlarla ilerliyor.
Sonuç olarak Yakakent’ten ayrılırken zihnimde sadece bir festivalin neşesi değil, Türkiye’nin yeni üretim modelinin gururu vardı. Toprağın çiftçisinden sonra şimdi de denizin çiftçileri sahneye çıkıyor. Türk Somonu, bu yeni nesil üreticilerin ellerinde bir dünya markası olma yolunda büyük sınavını başarıyla veriyor.
Bize düşen ise bu emeğe sahip çıkmak ve soframızda Türk Somonu’na daha fazla yer açmak.































Yorum Yazın