
Pazarcık’ta traktör sesleri yükseldi. Beklenen o ilk tohum 2 Mart itibarıyla toprakla buluştu. TÜRKŞEKER 2026 sezonunun startını Maraş’tan verirken aslında, koca bir üretim ekosistemini de harekete geçirdi. Bu sadece "tohumu at, mahsulü bekle" hikayesi mi? Kesinlikle hayır.
Şeker pancarı öyle her aklına esenin her istediği metrekareye keyfince ekeceği bir ürün değil. O, tarımın en disiplinli en kuralcı aktörü. Münavebe, sözleşme ve kota... Bu üç kelime pancar üretiminin kutsal üçlemesidir. Eğer toprakla inatlaşıp "Ben her sene buraya pancar ekeceğim" derseniz, doğa cevabını sert verir. Toprak hastalanır, yorulur ve en nihayetinde size küser. Verim düşer hastalıklar baş gösterir. İşte bu yüzden her yerde üç-dört yıl beklemek zorundasınız. Bu bir engel değil toprağın sürdürülebilirliği için bir yaşam sigortasıdır.
Yıllardır uygulanan bu tarım politikası aslında Türkiye’nin üretim planlamasında ne kadar hayati bir noktada durduğumuzu gösteriyor. Ancak mesele sadece yasaklarla veya kotalarla bitmiyor. Çiftçiyi bu disiplin içinde tutacak, toprağı korurken üreticinin cebini de gözetecek bir sisteme ihtiyacımız var.
Tam da bu noktada şeker pancarı birliklerinin ve kooperatifleşmenin ne kadar "stratejik" bir kale olduğunu görüyoruz. Üretim planlamasında öyle bir rol model var ki hem çiftçinin sigortası oluyor hem de sanayinin çarklarını yağlıyor. O, örnek sadece bir yardımlaşma sandığı değil, tarımın gelecekteki kurtuluş reçetesi olarak duruyor önümüzde.
İşte bu noktada sözü, lafta kalan projelerden çıkarıp toprağın içinde devleşen gerçek bir başarı öyküsüne getirmek gerekiyor.
Çiftçinin Güvencesi: Akşehir-Ilgın Modeli
Pazarcık’ta toprağa düşen o ilk tohumun arkasındaki asıl güç çiftçinin sırtını yasladığı o devasa organizasyonlardır. İşte tam burada, 1952’den beri büyüyen yerelden ulusala bir köprü kuran Akşehir-Ilgın Pancar Ekicileri Kooperatifi’ni konuşmamız gerekiyor.
Bu kooperatif sadece bir "çiftçi birliği" değil tarımın sanayiyle, hayvancılıkla ve hatta turizmle nasıl entegre edilebileceğinin canlı bir kanıtı. 1972’de PANKOBİRLİK çatısı altına girerek gücünü tescilleyen bu yapı bugün Anadolu’nun ortasında adeta bir "tarım kalesi" gibi yükseliyor.
Pancardan Patatese, Süratle Sanayiye...
Başkan Yusuf Yazır, Akşehir-Ilgın ekibiyle şunu çok iyi ortaya koymuş. Çiftçinin cebi sadece şekerle dolmaz! Münavebenin önemini bildikleri için pancarın ve hububatın yanına endüstriyel patates yetiştiriciliğini koyarak yeni kurallar yazmış. Ama asıl vizyoner hamle hayvancılıkta yaşanıyor. Kurdukları büyükbaş hayvancılık tesisleriyle hem süt üretiyorlar hem de ortaklarının sütünü piyasa şartlarının üzerinde bir bedelle alarak üreticiyi tüccarın insafına bırakmıyorlar. Aynı zamanda küspeyi yemlik olarak organize ediyorlar.
Asıl mesele şu: Tek başına bir traktör alamayan modern tarım aletine gücü yetmeyen çiftçi için bu kooperatif bir "can suyu"dur. Ortaklarının ihtiyacı olan her türlü araç-gereci peşin ya da uygun vadelerle temin eden bu model, aslında bize şunu söylüyor. Kota bir yük değil planlı ve garantili üretimin anahtarıdır. Çiftçi ne üreteceğini kaça satacağını bilir, kooperatif ise o ürünün değerini bulmasını sağlar.
Sonuç Olarak;
Eğer bugün Türkiye’de tarım planlamasından sürdürülebilirlikten ve "toprağa sahip çıkmaktan" bahsediyorsak, Akşehir-Ilgın Pancar Ekicileri Kooperatifi gibi yapıları birer vitrin aksesuarı değil, tarım politikamızın ana sütunu haline getirmeliyiz. Çiftçiyi sosyal, ekonomik ve kültürel olarak ayağa kaldırmayan hiçbir model o topraktan tam verim alamaz.
Gelecek şeker tadında olsun diyorsak, bu kooperatifçi ruhunu tarlanın her karışına yaymak zorunda değil miyiz sizce de?




























Yorum Yazın