Yıl 1923… Ateş çemberinden çıkmış, küllerinden doğmaya çalışan bir coğrafya. Elimizde ne borç ödeyecek dövizimiz var ne de fabrikanın baca dumanını tüttürecek sermayemiz. Ama bir avuç insan, cebindeki akrebi değil, yüreğindeki vatan sevgisini masaya koydu. O gün bir masa kuruldu; masanın üstünde altın değil, toprağın bereketi vardı.
Atatürk’ün 15 yıllık cumhurbaşkanlık döneminde kurulan denklem o kadar yerli ve o kadar asildi ki: "Kendi gücümüzle kalkınacağız."
Biz bir tarım ülkesiyiz dediler. Başka çaremiz yoktu, olamazdı da. Çünkü aç insanın, üretemeyen ülkenin bağımsızlığı kâğıt üstünde kalırdı.
Çocukluğumuzda okullarda kutladığımız o Yerli Malı Haftaları, fındık, portakal lüksü değilmiş meğer. O masum kutlamaların altında devasa bir ekonomik kurtuluş savaşı yatıyordu. Üzerine bindiğimiz kara trenin yakıtı, yediğimiz o kuru üzümün, çıtır fındığın tıkır tıkır işleyen ekonomisinden geliyordu.
Çocuklarımıza bu bilinci aşılamak, sadece "yerli malı yiyin" demek değildir. Çocuğa; "Bak evladım, bu fındık bizim toprağımızın patentidir, bu üzüm bizim alın terimizdir" demektir. Fındık için kongreler toplanmasının, fidenin tekelimize alınmasının manası buydu: Küresel pazarda "Ben de varım, benim ürünüm olmadan bu çark dönmez" diyebilmek.
Bugün kalkıp da "Domatesle, portakalla fabrika mı kurulur?" diyenlere o dönemin arşivleri tokat gibi çarpar. Nakit yoktu, evet. Ama toprağın sunduğu cömertlik vardı.
İtalyan bahçelerinden getirilen aşılar Mersin'de, Antalya'da hayat buldu. Kurulan narenciye istasyonları ülkenin kaderini değiştirdi. Sovyetler Birliği’ne narenciye, portakal, domates, salatalık ihraç edildi; karşılığında ise bacası tütmeyen o devasa fabrikaların anahtarları teslim alındı.
İskenderun Demir-Çelik’in borcu portakalla ödendi.
Seydişehir Alüminyum’un maliyeti mandalinayla kapandı.
Aliağa Rafinerisi salatalığın gücüyle ayağa kalktı.
Bir kuruş harcamadan, borç batağına saplanmadan, sadece tohumun ve meyvenin kudretiyle bir sanayi devrimi gerçekleştirildi. İşte stratejik zekâ budur. Bir taşla sadece birkaç kuş değil, bütün bir geleceğin tabanı vurulmuştur.
Ben bir tarım yazarı olarak her toprak kokusunu içime çektiğimde bunu hissederim. Cumhuriyet, beton binaların üzerinde değil, bu toprağın sırtında yükseldi. O fabrikaların demiri, çeliği; tarladaki pamuğun, dalındaki portakalın, kurutulmuş üzümün parasıyla alındı.
Bugün bize düşen görev, bu toprak sevgisini ve tarımın o asil ruhunu çocuklara yeniden fısıldamaktır. Onlara betonlaşan dünyada bir saksının, bir fidanın, yerli bir tohumun aslında bir ülkenin kalbi olduğunu anlatmalıyız.
Çünkü unutmayın: Toprağını unutan millet, yarınını başkasının sofrasına teslim eder. Biz kendi gücümüzle, kendi üzümümüzle, kendi fındığımızla ve kendi ellerimizle ayağa kalktık. Yine kalkınırız; yeter ki o toprağın kıymetini çocukların avucuna bırakabilelim.