
NATO liderler zirvesi gibi devasa bir küresel vitrinde, Türkiye’nin misafirlerine sunduğu menüde coğrafi işaretli ürünlerimize yer vermesi önemliydi.
Küresel Masada Yerel Lezzetler: NATO Zirvesi’nde Coğrafi İşaret Diplomasisi
Bu hafta Türkiye, dünya siyasetinin kalbinin attığı son derece kritik bir zirveye ev sahipliği yaptı. NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi, sadece askeri ve siyasi stratejilerin değil, aynı zamanda ülkelerin yumuşak güçlerini (soft power) sergilediği bir vitrindi. Bir gazeteci ve her şeyden önce bu toprakların bereketine inanmış bir tarım yazarı olarak benim gözüm, doğal olarak masadaki o siyasi dosyalarla birlikte o dosyaların hemen yanında duran yemek menülerindeydi.
Gelin resmi biraz daha büyüterek bakalım. Ankara, bir yanda ABD Başkanı Donald Trump’ın kaldığı otelden Ortadoğu’daki birliklerine “İran’ı vur” emri verdiği, Beştepe yerleşkesinde savaş rüzgarları estirdiği, İspanya ve İtalya ile diplomatik kriz sınırlarında gezindiği son derece gerilimli bir zirveye sahne oldu. Masada Lahey Savunma Taahhütleri, milyarlarca dolarlık askeri tedarik anlaşmaları ve 5. madde tartışmaları gibi kelimenin tam anlamıyla “barut kokan” başlıklar vardı. Yunanistan’ın casus belli çıkışı tuz biber oldu. İşte Ankara’nın bu zorlu sınavında bir de “mutfak diplomasimiz” de vardı.
Trump’ın pervasız çıkışlarıyla gerilen zirve atmosferi, Cumhurbaşkanlığı yerleşkesinde verilen o özel yemeklerle yerini bir mutfak diplomasisine bıraktı. Öyle ki, gündüz saatlerinde askeri kararlara imza atan devlet başkanları ve eşleri, akşam saatlerinde Türkiye’nin dört bir yanından gelen coğrafi işaretli ürünlerle hazırlanmış menüleri sosyal medya hesaplarından hayranlıkla paylaştılar. Dünyanın en güçlü liderlerinin ve eşlerinin o gerilimli siyasi manşetlerin arasında, Anadolu’nun tescilli lezzetlerini, yerel üreticimizin emeğini kendi kişisel hesaplarında dünyaya ilan etmesi, yumuşak bir güç (soft power) gösterisiydi..."
Açıkça ifade etmeliyim ki gastronomi diplomasisi adına son yılların en akıllıca kararlarından biriydi. Çünkü binlerce yabancı konuğa sunulan o menülerde, Türkiye’nin dört bir yanından gelen; Hizan Karakovan Balı, Trabzon Tereyağı, Kayseri Mantısı, Ayaş Salçası, Urla Sakız Enginarı, Tokat Yaprağı, Maraş Dondurması, Antep Fıstığı, Erzincan Tulum Peyniri, Seferihisar Armola Peyniri ve Denizli Yoğurdu gibi çoğrafi işaretli ürünlerimiz başroldeydi. Bu tescilli lezzetleri liderlerin tabağına taşıyan Türk aşçısı, Anadolu’nun hikayesini dünyaya başarıyla tercüme etti.
Ancak madalyonun bir de Ankara sokaklarına, bu şehrin insanına yansıyan diğer yüzü vardı. Küresel masada büyük stratejiler konuşulurken, sokağın gündemi bambaşkaydı. Zirve sebebiyle Protokol Yolu’ndan Çankaya’ya, Kızılay’dan elçilikler bölgesine kadar şehrin ana arterleri trafiğe kapatılınca, Ankara kelimenin tam anlamıyla kilitlendi. Saatlerce yollarda kalan, işine, okuluna ya da hastanesine yetişmeye çalışan binlerce Ankaralı isyan etme noktasına geldi. Güvenlik tedbirleri nedeniyle bazı bölgelerde esnaf kepenk kapatmak, iş yerlerini açmamak zorunda kaldı. Sosyal medyada yükselen "Bir zirve için bütün şehir felç edilir mi?" feryatları, bu devasa organizasyonun yerelde ciddi bir kentsel mağduriyete dönüştüğünün en somut kanıtıydı. Demek ki küresel vitrin parıldarken, ev sahibi şehrin insanını koruyacak lojistik planlamayı henüz tam anlamıyla beceremiyoruz.
Peki, sokağa bu kadar cefa çektiren, şehri kilitleyen bu organizasyonda, masadaki o lezzet tescili neden bu kadar önemli?
Coğrafi işaret, sadece bir lezzet tescili değildir; o ürünün arkasındaki bin yıllık kültürün, toprağın, iklimin ve en önemlisi yerel üreticinin, çiftçinin emeğinin koruma altına alınmasıdır. NATO zirvesi gibi milyarlarca insanın gözünün üzerinde olduğu bir platformda, misafirlerinize sıradan bir akşam yemeği değil sunmak, en bu toprakların hikayesini anlatan tescilli lezzetleri sunmak, en prestijli reklamdır. Liderlerin tabağına konan her coğrafi işaretli ürün, Anadolu’nun tarımsal zenginliğinin küresel pazara açılan birer kartviziti olmuştur.
Ancak bir gazeteci olarak, şu soruyu sormak da benim görevim: Bu harika reklamı, sürdürülebilir bir pazarlama başarısına nasıl dönüştüreceğiz?
Zirve menüsündeki bu başarı, bizim için bir varış noktası değil, yeni bir stratejinin başlangıcı olmalıdır. Coğrafi işaretli ürünlerimizin küresel pazarda hak ettiği değeri bulması ve tarımsal kalkınmamıza kalıcı bir kaldıraç olabilmesi için bundan sonra şu adımları atmalıyız:
"Gastronomi Diplomasisi" Kurumsallaşmalı: Bu sadece büyük zirvelerle sınırlı kalmamalı. Büyükelçiliklerimizin verdikleri tüm resepsiyonlarda, yurt dışındaki devlet kabullerinde coğrafi işaretli ürünlerin kullanımı zorunlu hale getirilerek sürekli bir tanıtım ağı kurulmalıdır.
Sınır Ötesi Tescil Seferberliği: Ülke içinde binin üzerinde coğrafi işaretli ürünümüz var ancak bunları Avrupa Birliği ve küresel ölçekte tescil ettirme hızımızı artırmalıyız. Menüde sunduğumuz lezzeti, dünya marketlerinin raflarında da hukuki korumayla satabilmeliyiz.
Turizm ile Tarımın Entegrasyonu: Zirvede bu lezzetleri tadan yabancı bürokrat ve gazetecileri, yarın o ürünlerin hasat dönemlerinde (örneğin Kastamonu’da bir orman köyünde ya da Ege’de bir zeytin hasadında) ağırlayacak agro-turizm (tarım turizmi) rotaları oluşturmalıyız.
Netice itibariyle; Türkiye, NATO Zirvesi’nde, mutfağının gücünü dünyaya çok doğru bir dille gösterdi. Şimdi yapmamız gereken, masadaki siyasi belirsizliklere rağmen, tarlada üreten çiftçimizin cebine, ülkemizin ihracat hanesine kazanç olarak yazdırmaktır. Çünkü biz bu topraklarda, üzerimize düşen her sorumlulukta olduğu gibi, tarımda geleceğimizi savunurken de bu işi sadece mutfaktaki bir sunum olarak değil; toprağımızın bereketi, üreticimizin alın teri ve ülkemizin hakkı olarak küresel arenada savunmaya devam edeceğiz.




























Yorum Yazın