© Tarım Pusulası 2021

Yörüğü Yörük yapan; kuş konmaz kervan geçmez cebel dağlarda inadına yaşam kavgasıdır

Yörüğü Yörük yapan sadece yer davası değil, yar davası değil, av davası da değil. Yörüğü Yörük yapan; kuş konmaz kervan geçmez cebel dağların başında, imkânsız gibi görünen yaşam koşullarına direne direne varlığını sürdürmektir.

Rakım yaklaşık 2000 metre, birkaç bodur ağaç dışında gölgesine sığınacak ormanlık alan yok. En yakın su kaynağı beş kilometre ötede, etraf yalçın kayalıklarla çevrili yüksek Taşeli Platosunun zirvelerinde hayata tutunmaya çalışan Sarıkeçililer tespih tanesi gibi sıralanmışlar… Keçileri de tıpkı kendileri gibi mücadeleden asla yılmıyor, taştan ekmeğini asıl keçiler çıkarıyor bence. Bizim yerli küçükbaş hayvanların o taşlı arazide karnını doyurmak şöyle dursun, dik bayırlarda ayakta bile dura bileceğini sanmıyorum.

Ne zaman Toroslara yol görünse bir heyecan dalgası sarar beni, bu defa keçi kırkımına davet aldık ve 1 Ağustos 2018 sabahı yola koyulduk. Torosların kurdu, Yörüklerin kadim dostu Zeki Oğuz önümüze düşmüştü gene. Yanından hiç ayırmadığı kızı Şafak ve Münir Hocamla ekibi tamamladık. Bana hep el verdiğini söyleyen ustam Zeki Oğuz'un açtığı çığırda yürümek büyük bir onur, ondan öğrendiklerim hep yolumu aydınlattı bu güne kadar.

Rotamızda Taşkent Feslikan Yaylasında, Ali Cambaz'ın Obasında kırkım  için toplanan Yörük Dostlar vardı. Taşkent'in ünlü parkında sabah çayımızı simitle buluşturduktan sonra, Taşeli Platosunun zirvesi sayılan güney istikametinde Belpınarı sapağından dağ yoluna dönmüştük. Önümüzde bağırsak gibi uzanarak bir yamaca tırmanan yolun ufukta bitiş noktası sanki bizi gökyüzüne ulaştıracak bir kapıya çıkıyor gibiydi. Önümüze çıkan ilk çadır Guş Ali'nin damadı Mesut'un çadırıymış, herkes Ali Cambaz'ın obasına gitmişti. Birkaç kilometre gittiğimizde, üzerine branda gerilmiş gölgeliğin altında kırkım için toplanan kalabalığı gördük.

Burada kırkım için okuyucuma bilgi vermenin zamanı geldi. Keçi kılının fazla ekonomik değeri yok ancak Yörükler için hayati öneme sahip olduğunu söyleyebilirim. Zira çulunu, çuvalını ve kara çadırını keçi kılından dokuyorlar, ayrıca yünden dokunan keçe ve benzeri günlük kullandıkları birçok malzemeleri var. Fakat son yıllarda orijinal kıl çadır dokuyan kimse kalmamış, makine dokuması çul satın alıp çadır dikiyorlarmış. Teknoloji onları da yavaş yavaş teslim alıyor artık, el sanatı kültürel değerleri birer birer alıp götürmese zararı yok diyeceğim ama teknolojiye bulaşmadan kolaysa gel sen yaşa deseler ne cevap vereceğiz?  

Keçilerin kırkımı Yörükleri sık sık bir araya getiren, yardımlaştıkları bir nevi imece mi desem, tören ya da şölen mi desem hepsine uyan bir gelenek. Genç ihtiyar, kadın erkek ve çoluk çocuk bir arada; her biri keçilerin doğal berberi, kuaförü gibi şekil vere vere keçileri tıraş ediyorlar. Kırkım yapılmazsa keçiler hem verimden düşer, hem de bit pire gibi haşereler çoğalıp hayvanın gelişmesine büyümesine engel olur. Kırkımı yapılan hayvanlar besin, oksijen ihtiyacını daha verimli kullanırken uyumlu ve huzurlu olurlar.

Kırkımın yapıldığı hanede toplananlara günün sonunda mükellef bir sofra kurulur, sürünün en güzel erkeçlerinden biri kesilip kavurma ve yahni şeklinde pişirilip misafirlere ziyafet çekilir. Bu gelenek tüm çadırlarda sürdürülen ve yüzlerce yıl değişmeden günümüze ulaşan bir kültür.

Yemek işinde mahir bir iki kişi bu işe görevlendirilir. Nedim Candan ve Eşi Emine o gün sofra için görevliydi, Cambaz ailesinin hanımı Rukiye (Urkiye) de yardım ediyor, istenen malzemeleri temin ediyordu. Ocağın közünde üç tane kara çaydanlıkta demlenen çaylar yemeğin ardından konuklara sunulan, tadı damağımızda kalan günün en güzel anıydı…

Gün boyu gözlemlediğim, sorular sorup sohbetini, derdini paylaştığım bu özel insanların hayatından size neler aktarabilirim bir bakalım. Gördüğüm ve hissettiğim kadarıyla eğer imkân olsa bulutların sislerin arasında, insanların olmadığı başka bir gezegende yaşamak isterler gibi yılgın, yorgun ve bezgin bir durumdalar. Bazı meraların içinden geçtik ot bürümüş, otlayacak koyun keçi sürüleri kalmamış, hayvancılık terkedilmiş. Böyle yerlerde keçisini otlatamıyor, şikâyet edilip barınmalarına izin verilmiyor, geçecek yol bel kalmamış. Her olumsuzluğun arkasında insan faktörü var. Çıkıp gitmişler taşların kayaların arasında, dağların doruklarında tutunmaya çalışıyorlar. Doğru dürüs otun kekiğin bitmediği, yolu suyu ona göre, koşullar çok ağır…

Şaşırtıcı olanı ise hiç acizlenen, şikâyet eden yok. Haksızlığa uğradıklarını biliyorlar ama asla kin ve nefret nedir bilmiyorlar. İşte onları benim gözümde yücelten en değerli özellik budur; hep söylediğim gibi Orta Asya'da dolanan ruhun bugün Toroslarda tezahür edişidir bu.

Yaylaların özgür çocuklarında da bahsedip bitireyim. Ali Cambaz'ın dört çocuğu var, ikisi genç diğer ikisi daha ilkokul seviyesini yeni geçmişler. Cambaz Obasının büyük kızı Özlem iki yaşında ateşli bir hastalık yüzünden havale geçirmiş, konuşmuyor ve duyma özelliğini yitirmiş. O dünya güzeli kızımız bu haliyle de ailenin en fazla yükünü çeken bir kahramanı gibi dimdik ayakta. Nazlı 14 yaşında, o da çadırın yükünü çeken, bulaşık yıkarken bolca fotoğrafını çektiğim bir başka dünya güzeli. Okumayı çok seven ve isteyen biri, Zeki Oğuz'a Yörük çocukları dede diye hitap ediyor ve çok seviyorlar. Zeki Dede Nazlı'ya hikaye kitapları ve bir de sırt çantası hediye etmişti, gözünde yanan  ışığı görüyordum, biz küçükler için çikolata türü hediyeler alırken ustamdan bir eksiğimi daha kapatmayı öğrenmiştim. Yaylaların özgür çocuklarının eğitim özlemiyle birlikte kitaplara olan ilgisi başkaydı. Ailenin küçüğü Mehmet ise sosyal medyaya çok meraklı, kara çadırın geleceğini onda gördüm diyebilirim. Kaç keçi kırktın bugün diye sordum, 60 dedi, belki daha fazla da olabilir diyordu. Akranı sayılan misafirlerden Ali ile yarışır gibi çalışıyorlardı. Facebook sayfama ilk arkadaşlık isteği Mehmet'ten gelmişti, bakalım bu yazı ve fotoğraflarıma yorum yapacak mı ben de merak ediyorum.

Mesut'un kızı Tusem o gün çadırın en küçük misafiri olarak herkesin ilgi odağıydı. Akşama kadar hiç kucağından indirmediği bebeği ile Annesini bir an bile aramadan elden ele, kucaktan kucağa dolaştı. Ürkek bakışlarla bize yavaş yavaş alıştıktan sonra Münir Hoca'nın kucağında uyuya kaldı. Ne anlama gelir Tusem diye sordum, babası kendi adının tersten okunuşunu çocuğuna isim koymuş.

Taşkent üzerinden gidip dönüşte diğer çadırları da ziyaret ederek Hadim üzerinden dönmeye karar vermiştik. Dostlarımızla vedalaştık, misafirperverlikleri için teşekkür ettik. Kültürümüze sahip çıkıp insanlarımıza bizi anlattığınız için, sorunlarımızı dile getirdiğiniz için asıl biz size teşekkür ederiz deyip uğurladılar bizi. Yol üzerinde Kosovalı'ya rastladık, yeğenlerini ziyarete gelmiş. Birbirinden güzel dört kardeşin fotoğraflarını çektik, verecek hediyelerimiz kalmayınca şapkalarımızı giydirdik, sevine sevine çadıra koşup gittiler. İnsanın bakmaya kıyamadığı öyle bir doğal güzellikleri var ki; onların yüzünde milletimin tüm güzelliklerini görür gibiydim…

En son Karaca'nın çadırına saptık, evin hanımıyla ayaküstü hal hatır sorduk. "Yeni yoğurt çaldım, keşke yarın gelseydiniz" diye hayıflanıyordu… Gün batımında Hadime ulaştık, Zeki Oğuz abinin dostları ve eski mesai arkadaşımız Selim Durgut'la çayın demine sohbet kattık.

Yorgun ama mutluyduk. Eve döndüğümde saat 22 olmuştu, ne zaman uykuya daldığımı inanın hatırlamıyorum…

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER